Bazı dönemler vardır; hukuk kitapları yerli yerindedir ama adalet yerinde değildir.
Cümleler düzgün, kararlar usullüdür; fakat toplumun içi rahat değildir.
Türkiye bugün böyle bir dönemin içinden geçiyor.
Bir yanda sandığın verdiği yetki ile konuşan bir siyasetçi:
'Ekrem İmamoğlu
Diğer yanda devletin diliyle büyümüş bir yargı figürü:
'Akın Gürlek
İki isim, iki yol, iki meşruiyet kaynağı…
Ve arada sıkışan bir kavram: "Adalet"
Seçilmiş olmak, bu ülkede artık bir avantaj değil.
Bazen bir risk.
Bazen hedef.
Bazen de sabır testine dönüşmüş bir durum.
Çünkü seçilmek, halktan yetki almak demektir.
Atanmak ise sistemden.
Ve eğer bir ülkede sistem, halkın yetkisini sürekli tartıyorsa; orada sandık hâlâ vardır ama ağırlığı tartışmalıdır.
Adaletin bağımsızlığı artık “var mı yok mu?” sorusuyla ölçülmüyor.
Daha sofistike bir aşamadayız.
Bugün adaletin sorusu şudur: Kime karşı ne kadar bağımsız?
Bir karar hukuka uygun olabilir.
Ama eğer o kararın zamanı, bağlamı ve etkisi siyaseti işaret ediyorsa, toplum bunu hukuk olarak değil, mesaj olarak okur.
Ve adalet, mesaj vermeye başladığı an, tarafsızlığını değil; tarafını tartıştırır.
İnsanlar artık mahkeme salonlarında değil,
kahvehanelerde, sosyal medyada, ev sofralarında konuşuyor hukuku.
“Dosyaya bakmadım ama sonucu biliyorum” cümlesi bir ülkede sıradanlaştıysa, orada sorun kanunlarda değil, inançtadır.
Çünkü adalet sadece dağıtılmaz; aynı zamanda inandırır.
Tartışmalı dosyalarla anılan bir yargı figürünün, sembolik ağırlığı en yüksek makamlardan birine getirilmesi…
Bu bir suçlama değil.
Bu bir soru.
Bu bir hüküm değil.
Bu bir tereddüt.
Ve tereddüt, adaletin en sevmediği duygudur.
Zira adalet netlik ister.
Şeffaflık ister.
Mesafe ister.
Ama siz o mesafeyi kısaltırsanız, toplum da size olan mesafeyi açar.
Burada kimseyi mahkûm etmeye gerek yok.
Zaten mesele kişiler değil.
Mesele şudur:
Eğer atanmışlar, seçilmişlerin kaderine yön veren bir pozisyona geliyorsa; bu ülkede seçim kazanmak, seçimi kazanmış sayılmak anlamına gelmez.
Ve eğer hukuk, güçle yan yana anılmaya başlıyorsa; haklı olmak, güçlü olmak kadar işe yaramaz.
Adalet, güçlüye yakın durduğu gün, zayıfın sığınacağı yer olmaktan çıkar.
Devlet kazanıyor gibi görünür.
Ama aslında devlet değil, sessizlik kazanır.
Ve bir ülkede sessizlik büyüyorsa, o ülkenin en gürültülü sorusu şudur:
Sandık mı konuşacak, yoksa kararname mi?
İşte bu yüzden mesele ne İmamoğlu’dur, ne Gürlek.
Mesele, adaletin kimin dilini konuştuğudur...













iyi günler aybige hanım!güzel bi yazı oldukça ufuk açıcı ip uçları bulunduruyor..yalnız ferman hükümetinse ,karar halkın..akın gürlek beyi tebrik ediyorum..sanırım tüm dosyalar raflardan ineceğe benziyor..akın bey polise bile güvenmediği için jandarma ile çalıştı..bakalım..merakla izliyoruz..