Tarih bazen sadece geçmişi anlatmaz; milletlerin karakterini, onurunu ve ne kadar dik durabildiğini tüm dünyaya kanıtladığı anlara dönüşür. Bugün İran’da yaşanan tam olarak budur.
Bombalar yağıyor, şehirler hedef alınıyor, altyapı çöküyor… Ancak bu tablonun ortasında sarsılmadan duran bir halk var. Bu halk sadece direnmiyor, aynı zamanda tarihe silinmeyecek bir not düşüyor. Sokaklarda gördüğümüz manzara sıradan bir refleks değil; kökü derinlerde olan bir duruşun, teslimiyeti reddeden bir milletin en net cevabıdır. Çünkü mesele varlık mücadelesi olduğunda, herkes aynı paydada buluştu:
"Vatan söz konusuysa, gerisi teferruattır."
Ağır saldırılar ve sivil kayıplar tüm çıplaklığıyla ortada. Buna rağmen dış müdahaleye karşı toplumda oluşan tepki daha da sertleşiyor. Bu durum, baskı arttıkça beklenen çözülmenin aksine, devasa bir kenetlenmenin oluştuğunu gösteriyor. O meydanlarda sadece insanlar yok; bir milletin hafızası, bir medeniyetin sarsılmaz direnci var.
Dün birbirine muhalif olanların bugün aynı bayrak altında, omuz omuza duruşu, klasik cümlelerle açıklanamayacak kadar derin bir duygudur. Bu, doğrudan "millet olma hali"dir.
Asıl mesele şudur: Yaşananlar sadece fiziksel bir direniş değil, topyekün bir psikolojik meydan okumadır. Bütün tehditlere rağmen geri adım atmayan bir iradenin ete kemiğe bürünmüş halidir. Dünya ne kadar baskı kurarsa kursun, karşısında eğilmeyen bir toplum buluyor. İran halkı bugün şunu dünyaya ilan ediyor: Bir milletin asıl gücü silahında değil; inancında, manevi değerlerinde ve karakterli duruşundadır.
Bu yüzden süreci sadece bir "kriz" olarak okumak yetersiz kalır. Bu bir onur meselesidir. Meydanları dolduranlar, korkuya teslim olmayan bir iradenin temsilcileridir. Baskıya boyun eğmeyen, gerektiğinde her şeyi göze alan bu duruş, sadece bölgeye değil, tüm dünyaya verilen açık bir cevaptır.
Şunu kabul etmek gerekir ki; İran halkı bugün sadece topraklarını savunmuyor, "Millet nedir?" sorusunun cevabını yeniden yazıyor.













