Bir insanın düşebileceği en hazin durum; geçmişte elde ettiği başarıların arkasına sığınıp, bugün oturduğu koltuğun konforuna yenik düşmesidir.
Eskiden doğru işler yapmış, bir şeylere emek vermiş olabilirsiniz. Ancak hayat, geçmişte kazanılan unvanların üzerine yatıp maziyle caka satma yeri değildir. Ne yazık ki bazıları, yönetici masalarına kuruldukça geldikleri yeri unutuyor; zamanla sadece bulunduğu makamı korumaya odaklanan birer bürokrasi figürüne dönüşüyor.
Zamanında mücadelenin içinden gelip de bugün sorumluluk alması gereken yerde kafasını kuma gömenlerin değişimi tam olarak budur. Dayanışmayı kapalı kapılar ardındaki idari süreçlere, yöneticiliği ise basit bir evrakçılığa indirgeyen bu anlayış; ne yazık ki varlığını sadece o makamların etiketiyle sürdürebiliyor.
Ve ne hikmetse, bu duyarsızlık veya ilkesizlik yüzlerine vurulduğunda ilk sığındıkları liman hep aynı oluyor: Ahlak havariliği yapmak, sağa sola çamur atmak ve liyakat nutukları çekmek...
Kendi eylemsizliğini ve yetersizliğini örtmek için başkalarını hedef gösterenler, aslında en çok kendi tükenmişliklerini ifşa ederler. Oysa gerçek duruş; sosyal medyada süslü cümlelerle akıl dağıtarak değil, sorumluluk makamındayken sergilenecek omurgalı tavırla ölçülür.
Kimin sadece geçmişinin gölgesine sığınıp ikbalini korumaya çalıştığını, kimin ise hakkın ve emeğin yanında durduğunu bu şehir gayet iyi biliyor.
Maziyle avunmayı bırakıp bugün bulunduğunuz kabın hakkını verdiğinizde, o dağıttığınız nutukların bir karşılığı olur. O güne kadar yazılan her süslü cümle, ancak sahibinin mahcubiyetini örten kalın bir kılıftan ibarettir.
Sözümüz anlayana, derdimiz memlekete...
Selametle.














