Geçtiğimiz günlerde Devlet Bahçeli çıktı, dedi ki:
"Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun; biri Alevi, biri Kürt olsun."
Bakın bu söz, kulağa masum gelebilir. Hatta bazılarına göre kapsayıcı, demokratik bile durabilir.
Ama gerçek çok daha derin, çok daha tehlikeli. Bu, uzun süredir sahnede olan oyunun yeni perdesidir.
Türkiye, adım adım kimlik siyasetine teslim ediliyor. Üstelik bu sadece bir partinin, bir liderin değil; devletin yeniden dizaynını hedefleyen daha büyük bir mühendisliğin parçası.
Yargı bağımsız mı? Hayır.
Kurumlar çalışıyor mu? Hayır.
Ekonomi ne durumda? Batakta.
Millet geçim derdinde, mutfağında yangın var.
Ama onlar neyle meşgul?
Mezhep konuşuyorlar. Etnik köken tartışıyorlar.
Neden?
Çünkü artık "tek millet, ortak gelecek" değil, "çok kimlikli, çok parçalı, kolay denetlenebilir bir Türkiye" istiyorlar.
Bu yapı tanıdık.
Adını koyalım: Lübnan modeli.
Orada nasıl işliyor sistem?
Mezheplere göre paylaşılan makamlar, etnik dengelerle belirlenen iktidar ortaklıkları…
Sonuç ne?
Bitmeyen kriz, dış müdahaleye açık bir yapı ve sürekli istikrarsızlık.
Yani bir ülkenin yavaş ama kesin çöküşü.
Şimdi aynı senaryo Türkiye’ye uyarlanmak isteniyor.
Bir bakıyorsunuz anayasa değişikliği gündemde…
Ama içeriği belli:
“Sen Alevi’sin, yardımcısın.”
“Sen Kürt’sün, bakan ol.”
Yani liyakat yok, ehliyet yok.
Sadece kimlik var.
Bu bir tuzaktır.
Ve muhalefet bu tuzağa düşmemelidir.
Türkiye’nin geleceği pazarlık siyasetiyle, kimlik temsiliyle değil;
eşit vatandaşlık, laiklik, hukukun üstünlüğü ve güçlü kurumlarla kurulabilir.
Bu ülkenin çıkışı "kim ne mezhepten, kim ne kökenden" sorularında değil,
"hepimiz biriz, eşitiz, bu vatanı birlikte kurduk" anlayışındadır.
Aksi halde sonumuz belli:
Lübnanlaşma.
Yani parçalanmışlık, dış müdahale, iç çatışma ve istikrarsızlık.
Bu oyunu görelim.
Ve milletçe bu tuzağa karşı dimdik duralım.













